2 Mart 2010

Kral benim, ben ne dersem o olur

Geçtiğimiz hafta içi 2 yazı karalamıştım. Ama üzerinden geçmek gerekti, yok resim bulunamadı derken kıyıda köşede kaldı. İyi de olmuş. Pazar maçlarında yaşananlar bu satırları daha anlamlı kıldı.

Yazılardan ilki Beşiktaş-Galatasaray maçındaki Fırat Aydınus ve Keita ile ilgiliydi (Avukatı medya olanın…). Geçtiğimiz hafta sarı ve kırmızı kart göstermemek için çırpınan Aydınus, IBB-Fenerbahçe maçındaki kart ve kartsızlık performansıyla kendisini tamamen yalanladı. Son adam kuralını esnetti! Ve bir kez daha, Türk hakemlerinin ellerindeki saha içi yetkisini, nasıl bir güç gösterisi-meydan okuma hırsı ile kullandıklarını gösterdi. Birkaç dakika önce kendisine diklenen Alex’i atma anı gibi…

Diğeri ise Galatasaray-Atletico Madrid maçından sonra, karşılaşmanın hakemi hakkında medya ve yorumcuların cinnet geçiren halleri üzerineydi. Fenerbahçe lehine hakem hatalarında büründükleri ruh hortlamıştı sanki (Canları İsterse)…

Eminim ki Fenerbahçeliler dahil olmak üzere yolu buraya düşen diğer takım taraftarları “hakemi bahane etmeyin, takım kaç maçtır kazanamıyor” diyecek. Yanar döner değiliz neyse ki, yani her hafta, her maç sonrası, Fenerbahçe kazanırken de yazdığımızı sırf skorlar kötü diye geri çekecek değiliz. Bunlar Türk futbolunun 20 yıllık sorununun, esirliğinin delilleri. Ne yazık ki köle sayısı isyan eden sayısından fazla olunca,  köyün delisi olarak ortada kalıyoruz.

Fenerbahçe’nin bir türlü doğru futbol aklına kavuşamaması, ya da hep birşeylerin yarım kalması, yapısı-genleri-alışkanlıkları ve gelenekleriyle ilgili fazlasıyla. Yani Aziz Yıldırım da konu futbol takımı idaresi olunca, isyan eden ve kolayca kontrolünü kaybedip herşeyi yakıp yıkmayı düşünen, aşırı duygusal taraftardan farklı değil. Ki bunu zaman zaman kırmayı başardı. Fenerbahçe’ye rağmen Daum ve Zico ile 3. ve 2. yılları görebildi. Ama eninde sonunda o da yarı yolda bıraktı. Yani Fenerbahçe nüfusundan daha iyisini yapabilecek, bu kaotik ve içi düşman dolu yapının üstesinden gelecek kadar güçlü birinin çıkacağına pek inanmıyorum. Zira o beyaz atlı prensin bu idealleri uygulaması için adil, temiz bir futbol ülkesi ortamına gelmesi gerek.

Ama sistem normalleşmedikçe, medyanın merkezde oturduğu “derin yapı” kırılmadıkça bir kulüp herşeyi doğru yapsa da, ideallere göre hareket etse de istediği noktaya asla ulaşamaz (Galatasaray hariç). Saha içi ve dış “organize edilmiş” faktörler öyle etkilidir ki sporun sahip olduğu tüm doğal süreci bozar, takımın başarı ve başarısızlığının yüzde kaçı senin verdiğin yanlış kararlardan dolayıdır anlaman imkansızlaşır. Düzeltmek için daha büyük yanlışlara imza atılır. Çember etrafında dönerek kendini tekrar tekrar yıkıp yapmaya devam edersin.

“Herkesi yen kardeşim, sen önce kendine bak, onu bunu bahane etme” yalanlarına inanmayı tercih edip tüm enerjisini futbolcusunu aşağılamak-ıslıklamak-küfür etmek için kullanan, kendisini teknik direktör zannedip medyadaki “ayarlanmış” fikirleri destek olarak seçen, karşındaki köklü organizasyonla mücadelenin altından yönetimlerin tek başına kalkmasını bekleyen,”eşit koşullarda rekabet ve emek” gerçeklerini asla kaale almayan, kendi iş ve özel hayatında bu ayrımcılıkla karşılaşsa ne yapacağını çok merak ettiğim “polyanna”, “melek” Fenerbahçeliler’e ithaf ediyorum.

Paylaş :
  • Print
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • FriendFeed
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Blogger
  • Tumblr
  • LinkedIn
  • RSS

ebru, Fikr-i Takip, kategorisinde yazmış. 2 Yorum yapılmış (Yorumlar)
Etiketler : , , ,