29 Aralık 2009

Sıradan bir Fenerbahçe günü
Geçenlerde Bilgin Gökberk bir anısını paylaştı. Anlattığına göre bundan 20-30 sene önce, kendi ifadesiyle ağır abi (benim anladığım mafyatik bir abi.) ile yemek yerlerken arkasından bir ses duymuş. Kafasını çevirmiş, bakınmış, kimseyi görememiş. Önüne döndüğünde karşısındaki abi; “Sen arkanı döndüğün sırada biri beni sırtımdan vurabilirdi. Ben senin arkana bakıyorum, seni kollarım. Sen de benim arkamı kollayacaksın” demiş. Mafyanın kendi içerisinde -bizim anlamadığımız- ama filmlerde gördüğümüzde pek karizmatik bulduğumuz halleri var. Bilgin Gökberk’in anlattığı minik anı da bir kuple karizma kokuyor bence.
Benim kitabımda taraftarlığın da bir “racon”u var…
Kurallarımdan birincisi olayları değerlendirirken sapla samanı karıştırmamak. Olaylara serinkanlı bakmak. Başkalarının yönlendirmelerine kapılmamak.
İkincisi, haksızlıklara karşı kulübümün yanında olmak.
Üçüncüsü de bir ve ikinci kuralları uygularken, görev başındaki profesyonellere duyduğum sevgi veya kızgınlığa göre tavır almamak.
Fenerbahçe taraftarının büyük çoğunluğu birinci kuralı uygulamada her zaman başarılı olamıyor. İkinci kuralı uygulamada istekli, fakat istikrarlı ve dirençli değil. Üçüncü kurala ise inanmıyor bile diyebilirim.
Kuralları açıklarken kullandığım örneklemeler basketboldan olacak. Ama basketbol özelinde söylediğim herşeyin futbol şubemizi değerlendirme biçimimizde de olduğunu görebiliyorum.
Bloglardan, taraftar forumlarından ve bazı bire bir yazışmalarımdan gördüğüm kadarıyla, Fenerbahçe taraftarı yöneticilerimiz tarafından telaffuz edilen “2010 yılında Final Four” söylemi ile adeta dalga geçer hale geldi.
Oysa söylenenler çok açıktı;
Sponsor desteğine rağmen Fenerbahçe Ülker’in bütçesi Final Four’un gediklileri Avrupa’nın top 5-6 takımının bütçesinden çok aşağıdaydı. Bu sebeple futbolda yapılan ve kimsenin öngöremediği şekilde kulübü maddi açıdan çağ atlatan stadyum hamlesinin benzerini amatör şubelerimizde yapmayı düşündüler. Basketbol ve voleybol şubelerinin kullanacağı Fenerbahçe Ülker Arena… Nitekim Final Four hedefinin dile getirildiği her demeçte kendi basketbol salonumuza sahip olmamızın önemi vurgulandı…
Bazı arkadaşlar marifetmiş gibi, Tanjevic’in imza töreninde yapılan açıklamaları arşivden bulup çıkartıyor ve Mahmut Uslu’nun şu sözlerini kalınlaştırarak hesap soruyor; “Tanjeviç ile beraber, Avrupa’da 3 yıl sonra final oynayacağız.” Oysa aynı açıklamada altı çizilmesi gereken cümle şu; “2 yıl sonra 12 bin kişilik spor salonlarının olacağını belirterek…”
Söz konusu demecin tarihi 2007… Yani herşey planlandığı gibi gitseydi biz Beşiktaş derbisini -prezentasyon videolarından anladığımız kadarıyla- muhteşem Fenerbahçe Ülker Arena’da oynayacaktık. Nitekim 3 Ağustos 2007′de Fenerbahçe kulübünü ziyaret eden Euroleague CEO’su Jordi Bertomeu, Fenerbahçe Ülker’in dev projesine şu sözleriyle arka çıkmış ve göz kırpmıştı; “Fenerbahçe Ülker organizasyonu Avrupa Ligi’nin büyümesi için önemlidir. Fenerbahçe Ülker’in 2010’daki Final-Four’a ev sahipliği yapması konusunda da elimizden gelen yardımı yapacağız. Fenerbahçe Ülker’in projelerinin hayata geçmesi halinde, 2010’da bu organizasyonun İstanbul’da yapılmaması için hiçbir neden yok.”
Final Four hedefi Fenerbahçeli yöneticiler tarafından hep aynı şekilde tekrarlandı. “Salonumuzun tamamlanması ile birlikte.”, “Kendi salonumuzda organize edeceğimiz Final Four’da”, “2010 ya da 2011′de salonumuz tamamlanınca…”, “İstanbul’daki Final Four’da”…
Peki ne olacak salon tamamlanınca? Herkes sanıyor ki, salon tamamlanacak 500 kişi yerine 12000 kişi gelecek ve gelirler bu yüzden katlanacak. Hayır öyle değil. Hala salonun tamamlanmasının Fenerabahçe’ye ne katacağını anlamayan bi sürü Fenerbahçeli var. Fenerbahçe, Şükrü Saraçoğlu stadında her maçını 18bin yerine 40-50 bin kişiye oynadığı için çağ atlamadı. Stadın konforunun artması ile birlikte yükselen kombine bilet gelirleri ve 20bin USD ile 120bin USD arasında değişen ve her sene kapışılan süper lüks localar büyümenin ana sebebi… ( Aziz Yıldırım’ın 10+3 hedefini açıkladığı sunumda kombine ve loca gelir kalemi karşısında 41 Milyon USD yazıyor.)
Saraçoğlu’ndaki locaların benzerleri elbette Fenerbahçe Ülker Arena’da da olacak. Salon elbette Abdi İpekçi’den çok daha konforlu ve imkanları geniş olacak. Sadece basketbola değil, tüm salon sporlarına hizmet verecek. Aksiyon ve macera sporları organize edilebilecek. Kapalı Olimpik yüzme havuzu yer alacak. Alışveriş merkezleri, restoran ve cafeleri, sinemaları, toplantı salonları ile yılın her döneminde kullanılabilecek bir yaşam merkezi olacak. Evet belli bir süre yaşam alanı diye tabir ettiğimiz alanların gelirleri Ülker grubunun olacak ama bu alanlar Fenerbahçeli bir ailenin maça gelmesi, geliri orta segmentin üstünde pek çok Fenerbahçeli’nin kombine alması için başlı başına bir sebep olacak. İşletmesini Amerikalı (NBA tecrübesine sahip) bir organizasyon firmasının üstleneceği bu tesis, Şükrü Saraçoğlu Stadı’nın çok daha fazlası.
Peki dünyayı sarsan ekonomik kriz ötesinde salon inşaatı neden gecikti?
Cevabı, Fenerbahçe yönetiminin Seyrantepe’de yapılan tesisin stadyum dışındaki kullanım hakları ile ilgili verdiği mücadelede gizli. Cevabı, Şükrü Saraçoğlu projesinin bir türlü neden tamamlanamadığıyla ilgili. Çıkartılan türlü brokratik engellere rağmen aslına sadık kalınarak ve projenin orjinaliden sapılmadan salon inşaatının başlamış ve ilerliyor olması, Aydın Örs, Tanjevic (kısır) tartışmasından veya Mahmut Uslu’nun hatalı transferlerinden çok daha değerlidir bana kalırsa. Takımın başındaki koç, yapılan ya da yapılmayan transferler Final Four hedefinin önündeki engellerin minik olanları. Zira koçumuz Aydın Örs, guard’ımız Solomon olsaydı ve İbrahim Kutluay hala kadromuzda olsaydı bile bu bütçeler ile Final Four’un çok uzağıdayız.
Bu proje temel alınarak ortaya atılan “Final Four” hedefi, taraftarı motive etmek ve bir heyecanı paylaşmaktan başka bir amaç güdmüyor. Ama malesef Fenerbahçe taraftarı büyük resmi görüp heyecanlanmak yerine yöneticisinin söyledikleriyle dalga geçiyor. Bir “rüya”nın önüne çıkartılan engellerle ilgilenmektense sağdan soldan kulaklarına üfürülen asılsız dedikodular ile hançerini çekmiş bekliyor. Takım düşse de son tekmeyi vursam diye umuyor. O dedikoduların kimler tarafından yayıldığından bile haberleri yok oysa ki.
Ben bu satırları yazarken resmi sitemiz www.fenerbahce.org‘dan bir açıklama yayınlandı. 2016 yılındaki Avrupa Şampiyonası’nın ev sahipliğine adaylığını koymaya hazırlanan Futbol Federasyonu’nun Şükrü Saraçoğlu stadını organizasyona dahil etmemesi ile ilgili bir takım sorular içeren bir açıklama bu… Tekrar tekrar okumanız gerekiyor. Camiaların güçleri böyle anlarda belli olur. Daum, Özer, Guiza gibi detayları tartışmak, üzerine yazılar yazıp, fikirler üretmek güzel şey… Ama esas güç bu gibi anlarda ayağa kalkabilmek.
Fenerbahçe geçen sene her türlü skandalın yaşandığı bir final serisi oynadı.Fahiş hakem hataları, oyuncularında doping maddesi tespit edilmiş, federasyonun konu ile ilgili açıklamalarında dahi suçlu bulunmuş ve fakat yaptırım uygulan(a)mayan bir rakip, oyuncularımıza yapılan transfer teklifleri ve imzalatılan ön sözleşmeler final serisine damga vurdu. Benim raconumda Tanjevic’in almadığı mola sadece teknik bir tercih ve önem sıralamamda en arkada yer alıyor. Ve derdimi anlatmaya çalıştığım herkesin inanmakta zorlandığı şey, o seriyi idare eden kişi Aydın Örs olsaydı da önem sırasının değişmeyeceği. Sabaha kadar Tanjevic’in oyunu idare şeklini tartışabiliriz. Tercihlerini sorgulayabiliriz. Yapmaya çalıştığı ve yapamadığı veya kendisine yapılan (yönetimsel) müdehaleler ile yaptırılmayan şeyleri irdeleriz. Eminim bazı noktalarda da uzlaşırız. Ama Shumpert’in her dışarı kaçışında Kaya’nın yaptığı hareketli perdelemeyi görmezden gelen hakem triosudur aslında tartışılmayı hak eden. Sezon boyunca uygulanmamış ve bir daha da uygulanmayan kuralı finalin 5. maçının son saniyesinde uygulayabilenlerdir. Sahaya inen Fenerbahçe seyircisini 5 maçla cezalandırırken, tribünde küfür yemiş ve sözlü tacize uğramış bir bayan taraftarın hareketlerini tahrik unsuru kabul eden ve sahaya inen taraftarı 2 maç ile cezalandıran kurullardır büyük resimdekiler.
“Büyük takımsan hakemi de yeneceksin” lafı Fenerbahçe tarihinin en büyük klişesidir. Oysa Fenerbahçe hakemleri de mağlup etmek zorunda değil. Fenerbahçe futbol takımının kötü bir gününde oluşu, berabere bitirebileceği bir maçı ofsayttan yediği golle mağlup kapamasını gerektirmiyor. Ya da koçu mola almamış olsa bile guard’ına yapılan faul çalınmadığı için yenik duruma düşmesi bildik klişelerle geçiştirilemez. Hele ki bu rakip Efes Pilsen gibi hem daha pahalı bir kardoya hem de daha köklü bir organizasyona sahip bir takımsa.
Fenerbahçe taraftarının önceliği değişmedikçe, yöneticilerinin eli güçsüz olacak. Takım değil, isim taraftarlığı yapıldıkça sahadakiler yalnız olacak. Senede iki üç maçta salonlara gelenlerin desteği bir anlam ifade etmeyecek. Takım kendi sahasındaki maçları Euroleague’in en acemi hakemleriyle oynamaya, deplasmana gelen rakipler hazırlık maçı rahatlığında oynayıp, galibiyetle dönmeye devam edecek. Ve oyuncuların Fenerbahçe’yi seçmek için tek motivasyonları “para” olacak. Oysa bizler forma aşkıyla oynayan profesyoneller istiyorduk değil mi?.. O zaman önce, forma taraftarlığı yapmak gerekiyor.
Oysa, etrafından gelen her çatlak sese itibar eden, çok rahat yönlendirilen ve kandırılan, gerçekliğinden emin olmadığı haberlere balıklama atlayan, özetle birlikte yemek yediği partnerine arkasını dönen ve onun darbe almasına sebep veren bir grup Fenerbahçe taraftarı.
Ve bu tavır “racon”a ters… Maalesef.
Not : O kadar uzun zamandır sanal ortamda bir şeyler karalıyorum ki, şu yazıya gelebilecek olan yorumları tüm açıklığıyla tahmin ediyorum. O yüzden şimdiden söyleyeyim; Aydın Örs’ün gönderilişi ve Tanjevic’in göreve getiriliş süreci bu yazdıklarımdan çok başka bir şey. Eğer yine de ısrarla bu çizgide yorum yazacak olanlar varsa, küfür, hakaret içermedikçe tabi ki yayınlanır. Ancak gözümde bu yorum sahipleri yazdıklarımdan hiç birşey anlamamıştır.





Sevgili Altuğ,
Son zamanlarda okuduğum en mükemmel yazı. Muhteşem bir analiz. Bir yazı okurken eleştirecek birşeyi mutlaka bulurum. Yorum yapacaksam da bunu mutlaka belirtirim. İlk kez bu kadar kusursuz ve her satırını haklı bulduğum bir yazı okuyorum.Teşekkür ederim.