8 Ocak 2010
Çoook eskiden (70 ve 80’lerin neredeyse ortasına kadar), güncel yabancı filmlerin bazıları ancak 2-3, hatta 4-5 yıl sonra gösterime girerdi (Jaws’ı 6 yıl sonra izleyebilmiştik! Yaş sınırına uymak hak getire tabi
). Kısıtlı sayıda, birkaç büyük şehirde. Zaten video cihazı da lükstü.
Yani 80’lerin sonuna kadar sinema açlığımızı dindirmenin tek yolu TRT idi. Özel “oscar”, “dünya sinemaları kuşağı”, vs ile: Close Encounters of Third Kind, Cross of Iron, Blues Brothers, Duel, Urban Cowboy, Little Big Man, Kramer vs Kramer, Sophie’s Choice, Deer Hunter, The French Lieutenant’s Woman, French Connection, Three Days of Condor, Still of the Night, The Good, The Bad & The Ugly, Once Upon a Time…, Chariots of Fire, Eyes of Laura Mars, Escape from New York,Taxi Driver, Night Hawks, Papillion, Godfather, Planet of the Apes, Brubaker, Hot Rat, Great Escape, Kelly’s Heroes, Getaway, Hunter, Straw Dogs, Macbeth (Polanski versiyonu), Westworld, … Vay canına! Say say bitmez. Müzikal ve siyah-beyaz klasikleri de ekleyin.
Herşey unutulsa da filmler ve vurucu sahnelerinin kazındığı noktalar asla zarar görmedi. O dönem çocukları olarak genel kültürün büyük kısmını radyo, Milliyet çocuk dergisi, çizgi romanlardan kapar (Martin Mystere’ye özellikle saygılar), kitaplarla devam ederdik. Televizyon sonradan araya girdi.
Ama iki film vardı ki ortak arka plan konu dışında her ikisinde de rol alan bir aktör (tamamen zıt rollerde), kaçıp-kovalamaca-gerilim-komplo örgüsüyle apayrı yere oturmuştu: The Boys from Brazil (yapım yılı: 1978) ve Marathon Man (yapım yılı: 1976). Devamı…





